Uludağ


…peki olasılık şarap mıdır? Sarhoş eder mi?

Hem fikir miyiz artık! 


-Damlardan barok balkonlara dek uzanan bir hiç diyarındasın-


İç ki düşünesin kaçınılmaz olanı. 

İhtimal var mı bildiğinden içkin

Bitiş ve başlangıç mükemmeldir ancak

-bre notasız-izansız gezgin

kıvılcım bile değilsin kaderin karanlığında

Adım at aleme, gör bak

vurgun yediğimiz düşlerden elbet uyanacağız.


Her şeyin her yerde olmasını göz ardı et

boş ver anlamaya uğraşma, farzet ki reha dolu vahadasın

yeniden başladın hayata. 

Işık ve ses gerçeği mahveder elbet

-ey renksiz-rahiyasız şarap

Çevir kelebeği dimağında

Sıyır ideadan özünü 

bul dilini bekle asrınca.


Şimdi semasız bir ufukta, diyelim ki içindesin hakikatin 

neye yarar hayalin neye yarar serabın

Kınında bir bıçakmış meğer kanatların 

Teselli etmiyorsa neye yarar parlaklığın

Çaresizsin yaşamın biricikliği karşısında

 -ey ikrarsız-ilahsız melek

Düşeceksin inan. 

ve töz olacak, unutulucaksın.




Dağlar kadar felaket dolu bir rahme doğdun. Büyüdün yetmezmiş gibi yetiştin ve çürüdün yıllarca. Uygarlığının bedeli; mahrumiyetmiş en kalbi hislerden. Muamman, ikilemin, dilemman, dualiten ya da neysen. Yanlışın kadar doğru yapmak da mahcubiyetin olsun. Hiçlik bile söndüremedi içindeki yanılgınının yangınını. Bulmadığın gibi aramadın da sebebini. Ne cesaret ama! Peki kalkmayacak mısın ayağa. Hayalden mi vazgeçtin, ihtimalden mi? ‘Sakın asfaltı delen çiçeklere bundan bahsetme.’Sahi nedir bu kaçış? Nedir bu küskün-yılgın tavrın sebebi. Dayanılmaz mı buluyorsun varoluşu. Peki kim sever senden başka kara kedileri?  Düşerken korkacaksan ne diye var kanatların! Kim bağışlayacak seni. Kime yalvarıyorsun bunca zamandır. Bu ademi kurgunun faili olmak sana yakışmıyor. Bitti kelimeler bana sorarsan ama boğulana kadar konuşursun ilahını bulsan. Vaktin olsa yeni bir lisan bulur yeni bir anlam yüklersin her bir kelimeye. Aslında biliyorsun bitti ifaden. Kavrayışın ve tutunamayışın aynı rabiaya denk geldi sadece. Simgelerin, imânın ve bakışmaların son çağı bu. 

Hiçbir yerin tam ortasında olmakla kararındasın. Uludağların bile kıyısındasın. Çok şeysin, çok. Zerre bile değilsin ancak çöküşün görkemini izlemek de, ilk filizlerin burcu da sana kaldı. 

Bir gün boğulacağını bilerek her gün nefes alacaksın.


Israr eden aklın kadar ihanet ettiğin kalbin de yorgun. 

Ve ne yazık ki kurtuluş beklediğin ruhunu medeniyete boğdurmuş bir zavallısın sen. Dön düşlerdeki ruhulkudüse. Artık sorular aynı olsa dahi cevaplar başka. Bilirsin Bir tek değildir. Aslında rızadır başka birine. Bir Gordion düğümü kadar yanılgı içerir ve hissetmek de bilmek kadar güzeldir. Tarih kadar eski bir intihar misyonunda ya da bir simülasyonda veyahutta kötü kahramanlara dolu bir senaryodasın. Ne sevmeyi bırak ne de savaşmayı. Çağın çağdaşı olmak gibi bir histeriye kapıldın sanıyorum. Hep bir yerlerde bir şeylere özlem duyan, akan giden zaman ve araya sıkışan yaşamınla. ‘Neyse’ ne garip kelime. Yazarken eskiyor kelimeler yaşarken eskiyen insanlar gibi. Sence yaz sevdası mıdır ki hayat, bu denli kadar çabuk sönüyor ateşi? Vazgeç artık böylesi ışımaktan, karanlıktasın. Söndü bu hayatın ateşi, içinde bir çöl bir de eyvah kaldı. 

Şimdi dur bir nefes al…


‘çürüdün ey ruhum lakin yandın da

isimsiz bir masalın heyecanına aldandım.

-Bilemedim; karanlığa vuran tek renk senin gölgenmiş

dirilişin rayihası senden

açlık da avuntu da seninleymiş

varoluş seni unutmaya yetmeyecek belli

Paramparça nehirlerde çağlayan ömür

su yeşili bir sessizlik ile…




Burak Dikoğlu

 



  Beydağı...


...ve kabul görmüş bunca beyhude düş içinde
bunca kar bunca kıyamet çokça istikraz
ve karşılığında yeksan olmuş iraden ile
sürüyorsun kendini kaynağa.

Kavgayı dövüşü unutmuş;secdesi rükusu bir yana
duası hayli de bedduasıyla karışıyorsun
caddesine sokağına. Merhameti yok kentlerin
acıması var kıyasıya kendi düşkünlüğünün aksine.
Bir göl kıyısında kayıp mektupları arıyorsun.
Suya vuran yüzün kıyasıya kendine hayran hala
başını kaldırıyorsun öteye, beyaz atların sürüldüğü
çiğ tutmuş kırlar uzayıp yitiyor usulca.
Çocukluğunu hatırla buz tutmuş kirpiklerinle
koşturuyordun bölünmemiş yollarda.
Mevsimler otobanlar heyula gibi dikilen
beton binalar harcadın. Onlar gibi. Tıpkı onlar-
Kelimeler de burada bitmiş izlerini yıllardır sürdüğün
peşinden oradan oraya savrulmuş kaybolmuş
-nafile arayışın zemheri kasırgaların öldürmemiş de -
mekanik lodoslara boyun eğimişsin. Birden
bitivermiş serpilen güzelliğin ne çare!
Ruhun şifa üflemiyor mu açılan yaralarına.
Kokusu geliyor mu, tadı dilinde mi hala
hissediyor musun varlığının manasını?
Kelimenin anlamını biliyor musun!

Yastığı yorganı ve minnetle işlenmiş nakışları
hala orada dururken ve satır satır bölünmüş
cümleler birbirinden iddialı sözcükle
ya da iri puntolu harfler, anlayabiliyor musun?
Memleket kuzu tulumundan güm güm inlerken
Dağlarının üstünde hoyrat yiğit ağıtlar var
biliyorsun bir hayli de kan var artık bu toprakta. Sen yoksun
bir göl bir ırmağın yok. Kelimeler yok-
yitik can veren ve can alan bu topraklarda.
Güneyden bir hırçın Beydağı yükselmiş
ne mevsim gelir Akdeniz yeli bilinmez.
Sokakları sahtekar dolmuş bir sancak beyliği.
İçi gayretle garabet, namusla aldanış dolu.
Var üstünde Bir var inanmışlar haa Birin üstünde de
başka biri var. Bilirsin uzakta bahçesinde yemiş dolu
bir kerpiç dam var. Anlamın içinde söz,
sözlerinin içinde hesap var.
Kanadın kırılmasın diye zincire vurulmuştun
hatırla. Var içinde bir, Birin içinde mana var.
Nedendir,
yüreğin ısınmıyor ellerin kadar...

Büsbütün zavallıydık. Bir nehrin yakasında
aynı öfkeyle taşlıyorduk kötülüğü-cehaleti.
Büyüyüp adam olacaktık. Riyakarlığın
ve aldanışın kabul gördüğü zamanlarda rastlaştık.
Ritmini yitirmiş arkların ve küskün
kavgalı bir tahakkümün çarkları gıcırdıyordu.
Sessiz olmak içtendi ki sessiz kalırsak
anlam bulur sanıyorduk rezilliğimiz ve tüm
diğerleri gibi geçsin istiyorduk bütün bu karanlık.
En nadide şarapların çağıydı, tükenmeğe mecbur ve
satın alınmışlardı. Tatmıştık sarhoşluğunu aşkın.
Feverana sağır haykırışlarla, makinelerin
gürültü zaferlerini izliyorduk haykırışlarla.
Büsbütün ahmak büsbütün yitmiştik doğrudan.
Nefes alırız diye bu kör aydınlıktan
boğulmayı istiyorduk Baltık ırmaklarında.
Nedendir doymuyorduk, lezzete öfkeye
ve şehvete. Düşmanlarımızla düşüp kalkıp
dostlarımızla savaşmaya, dost olamadığımız
bütün iffetsizler avunmaya.
Yaradılışın bütün hatasını kader denen pezevengin sırtına yüklemiştik.
Adet edinmiştik her nedense.
Bütün duygular kullanılmıştır derdim hatırla
bütün kelimeler kullanılmıştır.Harcanmıştır
diyordun sende odur ki sebepsiz bir bardak
su bile içmezdin. Bütün ziyankarlıklar gibi
bütün kabullenişler süratliydi.
Yanılmaz tek bir yenilgeyle sarılmıştık zavallığımıza.
Öksüz hakikatlerimiz zayıflamış, avurdu çökmüş
terkedilmiş bir yeniyetme gibi dehlizlerin
karanlığıyla doyuruyordu açlığını.
Toprak intikamını kalbimizi kurutmakla alıyordu.

Aydınlık beklediğin şu kelimelere bak.
İnanmıyorsun biliyorum,bildiğimi biliyorsun
korkuyorum. Burnunun ucunu göremiyorsun,
rengi mi göreceksin resmi mi? Karanlıklar öfkeyle,
kanla ve yüceliğin gölgesiyle ekildi,
kanın akmıyorsa medeniliğinden,
gözyaşın ne yazıktır çoktan esir olmuş aklına...

Uyanışlarını hatırlayabilirsin ansızın hani;
terli tedirgin kabuslarını.
Gözyaşlarına boğulmuş olmayı arzuladığın
o liyakatsiz gecelerin hesabını da.
Geçer sanıyorsun avunurum avutulurum.
Kursağına koca bir çapari saplanmış belki de
hırıltılarınla sevişiyorsun. Akmıyor zaman diyordun
ki bilirsin yüzü durgun nehirleri. Sarı siyah gölgelerle
derinlerden çağlayan akşamları anımsa.
Terkettiğin büyüyü unutma
sinmesin etinin içine büyük kentlerin gölgesi.
hayal de olsa yalan da minik avuçlu bir kız çocuğu ol
ve yaralara kabuk bağlatan masallar anlat.
Hayal kurmadan uyumayı öğret uyanmasın
öğret ki arayışı avuntuda bulmasın.
Ardına anlamlar yüklenmeyen imlalar bul ve de ki:

“ Ben o uğultulu gündüzlerin esrik hükümdarı
ben bitmeyen kavgamın galiz kahramanı vurgun yedim uyanışlardan.
Kaçtım gençliğin ve güzelliğin heyecanından.
Var içinde bir yok deryasındayım.
Uçurumlardan kaçtım rüzgarlarla düşüyorum.”

Çölün ruhu

bir taş atmak gerekmiş bazen

hafif sektirip uzağa

yükünden gocunur gibi, içinden söker gibi

kelimesiz anlamları kovalar anlamsız kelimelere yüksünür gibi.


"Evvela seni cümle içinde kullanmayı terk ettim. Sonra önüne benzersiz sıfatlar, ardına yakışıksız imalar ekledim. Herkesleştikçe kolay oldu içinden çıkması. İttirip bıraktıkça aldanışın uçurumlarına belli belirsiz çığlıklarını, samyeline karışıp kurudu göğsümde. İçtim kana kana. Kuruyan göğsüm yeşersin diye. Zamanı içtim ömrümü tüketir gibi her gece her sabah. Kirpiklerim güçlü diye düşkün yaşları zapt ettim. Aynada harcadım aksimi. Kumdan gelip toprağa gidecek ruhumu çürüttüm. Binaenaleyh söz bitti, anlam yitti. Gece anlamsız gündüz ışıksız kaldı. Nihayet sen sana benzeyen ilahların ilki olarak kaldın. Ancak yüzüne benzeyen bir semanın altında diz çökerdim, o gün de geldi."


bir uyku gerekmiş meğer 

her şeyi unutup bir hiçmişçesine

hakikatten arınır gibi, sıyrılır gibi alemden

muammasız bir tefekküre teslim, ritimsiz varlığımı unutmuş gibi.



Burak Dikoğlu

Uete

 

   



   Uete mevzi gerisine çekilmenin nihayet kahramanca olduğunu anladı. Arada kaçmak fikrini aşağılık faydacı tavrıyla onore ediyor bazen kalıp savaşmak onu hikayenin falanca kahramanı olacağına ikna ediyordu. İçindeki keder tarafından kuşatılmış ve üzerindeki ölü toprağı yetmezmiş gibi bir de şu beton imparatorluğunun nevrozunu taşıyordu. Kabuğu kıracak içten gelen bir diriliş hareketi arzuluyordu. Kaynağı hissediyordu. Eylemsiz olması hiçbir şey yapmadığı anlamını taşımadı aksine arzuluyor hissediyor ve duyumsuyordu. Çivi çakması eylemdi asacak tablosu olmasa da. Ez cümle; zerresinde tin bulunmayan her doğru hareketin sanata dönüşeceğine olan sarsılmaz güven, onu yaşamanın anlamını sorgulayacak ızdıraptan azad etmişti.  Doğru zamanın geleceğine olan inanç onu normal yapmıştı. Bekliyordu sebatla karanlıktan gelecek ışığı.



 Masalı şöyle başlıyordu;

'Ne olursa olsun iyilik herkesin üstüne,
kötülük peşinde koşana olsun.
Gerçek eğilmesin. Bükülmesin.
Ovalara kış dağlara yaz gelmesin,
kuşlar gökyüzünün, 
balıklar deryaların, 
arılar çiçeklerin olsun.
İnsanın evi aşk yurdu özgürlük olsun'

Burak

Pişmalık üzerine

   Yazamadığım için aşkı yok saymıyorum. Yazabileceğim her ikircikli halin her tavrın her mevcudiyetin daha önce bahsedilmiş olmasından çekindiğim için yazmıyorum. Aslında en başından beri beni kısır bir yazar yapan çekimserlik bundandır. Hissetmiş olmaktan çok bunun bir tekrar olmasından endişe duydum. Sıradanlık ve çılgınlık arasında gezindiğim incecik ip üzerinde dengemi sağlamak zor oluyor. Bunu hem yaşamak hem de anlatmaksa benim için  nerdeyse imkansızdı. O zamanlar bir karar vermek zorundaydım yazmak ve yaşamak arasında. Yaşamayı tercih ettim. Ve yaşadım. Dibine kadar. Son kurşuna, son yudumuna son lokmasına son nefesine dek. Eksiksiz bir ihtirasla üstelik. Nihayet tükettim..

  Payımı alıp kenara çekilmeyi uygun bulduğum için yazmıyorum. Bununla idare edebilirim. Anlayabildiğim ve algılayabildiğim kadarını içselleştirip kutsamayı uygun buluyorum. Hatırlamak istediğim tek şey onunla yaşadığım hatıralar. Bunun dışında olanlar ve olacaklar ve hatta onun dışında kalan her vak'a sünger çekilecek kadar muhteris ve ziyadesiyle unutulmaya mahkum olacaktır. İçimde yaşatmak istediğim tek hatırat leylak kokan boynunu anımsamak olacak. Uyanmak istediğim tek rüya da öyle. Bana bahşedilen sabahları arayacağım pişmanlıkları. Kifayetsiz uykuları da özleyeceğim haliyle. İçimde kıvrılıp saklandığı köşeyi buluncaya dek nefes nefese koşturacağım. Acıyla haşredilen gençliğime nazire edip ömrümün bir çilehaneye döndüğünü görene dek ıztıraba gönüllü kalacağım. Söylediğim bütün büyük sözleri yutup boğulmayı bekleyeceğim. Bu uçurumun kıyısına aklım eksik vardırıldım ancak ve ancak yardan kendim atladım. Bilerek yere çarptım yere bilerek kırıldım bilerek kanadım ve eyüp kadar mazoşist ben seçtim. Heyecanını huzurunu öfkesini yaşadığım aşkın yokluğunu ilk kez tattım. Elbette avunmak yolunu seçtim. Elbette aldandım, elbette reddettim. Yerine koymayı üstünü çizmeyi görmezden gelmeyi ne yazık ki anıların matemiyle beslenen ruhumu kemiren o kurdu öldüremedim. Kaybolduğum her yerde beni bulan tarifsiz bir kokuyla irkildim.

  Var olan pişmanlığı bir noksanlıktan bir tavra dönüştürüp yaklaştığım özden bir parça sunuyorum arzu edene. Tükenene dek içimi deşip saçacağım...






 

Dağın sesi




Geç riyayı rüyalardan dön  hayalde dur.


yaşa

yaşa yaşayabilirsen yarattığını

al nefes, verme. 

Tut bileğinden kavra göğsünü

aç içinden akan raksı vuruş tininle 

varlıksa işin , düş hiçliğin habitatına

yürü bozuk yollardan

devin yükünle ilerle varlığınla

öğren çağını öldür zamanı

al yükünü

döndür günleri  ayan olsun yığın

sarıl sevdiğin sarının her zerresine

bu hisin -o yılgın yanın,küskün tavrın-

zamanla anlam bulur sandığın

usul usul yok olan masumiyetin

ya da onun gibi ona benzer veya sadece ona yakın olan

taşların altında bir kum yılanı gibi 

oyuklarda sabahın, ıssızda avların

her damlasında kanın, sızın

görmüyor bakışın artık tatmıyor burcun

vur hasedine hırsına öcüne, inan dilediğine

ne oldu resimlerine nerde mezarların nerde ormanın

hangi yaz gecesi rüyası senin

bul çölünü sokul göğsüne

bekle karanlıklarda 

gün dönsün güneş yansın gök sönsün

bir kum yılanı gibi saklan çürüt memesini pınarın

dilersin dize gelsin ademoğlu dilersin yarılsın aylar denizler

su yansın istersin acını ateş dindirsin

oysa sadece ışık devrilir görmezsin

ay dirillir bilmezsin.

ölümü o bilir o anlatır yaşamayı 

varlığın ispatı aksiyonudur öylece var eder zamanı

yoksa devinim yoksa ilerleme yoksa akış 

saatler sadece aldanışın miktarıdır

*

boğ  muammanı geç mesajı tut çevir acının ucundan 

öl 

öl ölebilirsen en keskin yerinden 

mümkünse hemen beklemeden yarını dahasını

ver nefes, alma. Kır dizini, ittir çıksın sinenden

kapan aksine, kır yansımanın kapısını

otur ışığın kapılarına yalvar affına, şefkat dile

as boynunu aç bileğini savur serin gövdeni

bul bir düz yamacını beysiz dağların 

yürü sessiz dualarla yürü aminsiz aydınlığa 

bul bir slogan ne kaybedeceksin

al verdiklerini yerleş karanlığa

devir kutunu dursun bu aydınlık

dert mi keşfi fezanın  ne diye ömrün uzasın

vur kendini o hakiki zafere

çık dehlizlerden - ya da sakladığın apartman dairesinden-

neydi ki hissettiğin iyilik mi afiyet mi

boğulmadın mı sahi bu sahte zarafetten

gazele çalmadı mı ikliminin

gir üşüdüysen karış toprağına 

yürü köküne fidanların

artık son sahne senin

ver hakkını ikbalinin

görecedir ki yaşam bilirsin uçmak da evvel düşmek de


içkin gözyaşlarının daimi sahibi;

taş yoruldu sen yorulmadın mı yurdundan nefretin

susmayan acını konuşmadığın doğru mu?

Doğmayan gün senin olsun

aczine mağlup zevke galip 

ansız hakikatsiz kalmadın mı




Burak Dikoğlu


Çenem düştü

 
  Ağzım kan dolana dek bekledim yazmak için. Debisi düşene bekledim iç sesimin. Acımın aklımı gölgeleyebildiği konuşmaları yapmamaya kararlıyım. Aynaya her baktığımda kendimi disipline ettiğim bir çağa geldim. Konuşmakta acele etmiyorum artık. Ne yetişeceğim sabahlar ne de bitmeyen geceler var. Ne yargı ne de yanılgı. Kutsalsız etik, tembel şövalyelik. Motto bu. Önceden kimsenin anlamını bilmediği bir takma ismim ve kamuya açık bir hayatım vardı. Şimdi bir gerçek bir adım ve bilinmeze ilerleyen yaşamım var. Hep öykünürdüm zaten uslu çocuklara. Ketum kalamasam da aynaya her baktığım kendimi öğütlemek gibi alışkanlıklar edindim. Terbiyemi kendim vermek zorunda kaldım zira tavsiyelere uymak kuralsız biri için ne mümkün. Fezada oradan oraya sıçrayan  zamansız mekânsız-ruhumu yörüngeye oturtamıyorum hâla. Yine de kuyruğu dik tutabilmek büyük efor gerektiriyormuş. Artık fiziksel olarak verimli çağımı geride bırakmış olmalıyım. Bunu köklerini kırıp kaybettiğim 8. dişimden sonra kabul edebildim. Ağzıma dolan kanın tadını anımsadım uzun zaman sonra. Bir demir yalıyor kadar metalik şarap kadar sıcak. Özlediklerim arasında değil orası kesin. Artık yumruk yumruğa kavga edemeyeceğim gibi. Acı eşiğim yüksekti  ancak gerçekleri kabullenebilme eşiğim daha yüksek bir yere denk geliyor olsa gerek. Şimdilik anlatabileceğim tek hikayem dağılan çenem. Öfkemi hep sakladım. Sıktım dişlerimi ve korudum metanetimi daima. Fiziksel şiddeti anlamlı bulduğum yegane an seks maceralarım oldu. Oysa o kadar çok insanı hırpalamayı istedim ki. Beni bundan alıkoyan ne uygar olma ideası ne de cezai müeyyidelerdi. Ben hep cinnet anımdan korktum. İki kez anımsadığım o onları canıma mal olma pahasına yaşamamayı tercih ediyorum. Enerjimi ve gücümü değişime adadım uzun zamandır. Kabullenemediğim kısım böyle mi sona erecekti o meşhur heyecan! Yaşamağa aramağa bulmağa duyduğum o eşsiz kıvanç?. Kabul edemediğim vasat tahakkümün geçerli hipotezleri. Etmeyeceğim de. Bir hiç olarak yaşamak sefalet kokan varsıllıktan evla. Karanlık boşlukları dolduracak, kavramsız savrulmaların sonunda ol deyiverecek ve bir bağlamın çevresinde kök salıp başka bir bahara çıkacağım. İnanıyorum...  

https://www.youtube.com/watch?v=-iK0CoJULJU

Yalanın meşruiyeti üzerine

  

       Yalan üzerine düşünüyorum bir süredir. Aklımı kurcalayan ve elbette yine kesin bir cevabı olmayan sorunun içinde oradan oraya savruluyorum günlerdir. Dürüst ,hakiki, güvenilir olmak gibi erdem addedilen sıfatların karşında bir yalancı olarak durmak ve yalanı savunmak durumundayım. Yalancı; ama hakikatten daha az inciten ve dürüstlükten daha az ıstırap veren bir yalancı. Yalan üzerine söylenmiş veciz sözleri ve 'Yalanın Kısa Tarihi' adlı kitabı okuyup bu yazıyı yazmak istedim lakin düşüncelerimin pür halini buraya yazmakta nedense biraz acele etmeye karar verdim. Zira yalan üzerine konuşacaksam bu düşünceler yontulmamış köşelerimden gelmeli ve yalan hatta yanlış ama bana ait olmalıydı. Bu benim sorumlu olduğum bir konu.  Bu dersten kalsam bile devam etmek zorundayım.

Yalan bir zamanlar arkadaşım oldu işin gerçeği. Zırhım oldu. Yalan bir savunma mekanizması, yalan bir sığınak hatta yalan bir silah oldu bana. Yalan benim hakikatim oldu. Hayatımın bir parçası, besin ve esin kaynağım. Gerçekliği arayan bunun için çabalayan, çırpınan personamın ve onun eylemsiz işteşliğinin bir parçası olarak. Yalanla avuttuğum insanlar oldu. Listenin en başına adımı ekleyerek söylüyorum bunu. Listenin geri kalanı hakkında kendime yalanlar söyleyerek başladım buna. Şimdi burada parantez içinde yalanını ikircikli durumunu konuşmak istiyorum. Yalan söyleyen biri için özdeyişlerde iddia edilen güvenilir olmama ve bunun bir tavır haline dönüşmesi eğilimi üzerine. Ve yine yalan hakkında söylenen 'yalanın asla ortaya çıkmayışının onu gerçek kılması' bunu bir gerçek ve söyleyeni de erdemlerinden uzaklaşmamış mı kılıyor? Listeye dönüyorum. İnsanlar sevdiklerine ve yakınlarına neden yalan söylüyor? Bu eğilimin ben de tezahür eden iki türüne değinmek istiyorum. Kaybetme korkusu ve kazanma arzusu. Sevgi ihtiyacının körüklediği bu iki güdü beni yalan söylemeye itmiş olabilir. Nerden baksan çaresizce. Peki diğer  insanlar sadece çaresiz oldukları için mi yalan söylerler? Bence hayır. En azından benim açımdan bakınca böyle olmadığını söyleyebilirim. Politik amaçlar, devlet sırları, kabul görme ihtiyacı. Hayır yalana bir meşruiyet kazandırmak istemiyorum. Ve hayır dürüst bir yalancı değilim. Ve yine hayır günah çıkarmıyorum. Yalanın bir mecburiyet olduğu kanısındayım. Bu savımın da bir yalan olabileceği şerhini düşerek..

  Ailenizin kredi borçlarınızı öğrenmesine gerçekten ihtiyacı var mı?  Ya da uzun süredir beraber olduğunuz ve yanınıza yakışan sevgilinizden ayrılıp daha aykırı bir partner bulduğunuza? Babanızın gerçekte ne iş yaptığınıza dair bir fikri olması gerçekten önemli mi? Şayet bulunduğunuz pozisyonu makamı mevkiyi kendisi sağlamamışsa! Sevgilinizin performans artıcı kullandığınızı bilmesine veya orkidelerinizin suyularına mineral takviyesi yaptığınıza? Asayiş kurumlarının alışveriş eğilimlerinizi bilmesine gerek var mı? Toplumsal kabul adına söylediğimiz yalanları sıralayalım:Focualt, Acid Arap, Ahlat Ağacı, Sosyal Darwinizim,GTA5.Premier Lig, Agent Provocateur, Öküzgözü vb... Gerçekten bi haber olduğumuz eğilimleri savunmak adına sığındığımız beyaz yalanları düşünün. Ayda iki defa yerine haftada bir kontrole gittiğimiz hastane izinlerini. Başını okşayarak geçip gittiğimiz için sokak hayvanları adına yaptığımız temize çıkma hesaplarını. Acınası sevilme ihtiyacının bile karşında zavallı görünen şu yalanlara bakın. Zühur etmiş sanki yeryüzüne aldatmak!

Bildiğimi sanmıştım ben de her ahmak gibi. Emin gibiydim hakikat hakkında hatta özgüveni esin kaynağı olmuş bir ahmak hatta ve hatta. Doğru ve yanlışla sınandığım düşünüyordum. Gerçeğin acımasız tekrarlarındansa bir hayale bir sanrıya sarılmış biri gibi. Dönüp dolaşıp pişman mıyım diye soruyorum kendime. Pişmanım bilincimi esir ettiğim sarhoşluklara ve ruhumu zincirleyen zevklere. Bir mucize olarak devam ettiğim yaşamda gerçeğe daha yakın olmanın bedelini yalnızlıkla ödüyorum. Kesin olarak cevap yok.  Söylemiştim ilk yazıda. Entelektüel tembellik önemli bir opsiyon olarak değerlendirilmeli. İnsan olma refleksini boğazından kavrayan  yalan; gerçek dünyanın kaderini avuçlarında tutuyor. Bugün doğru söylemeye daha yakın biri olarak geçmiş zenginliğimin özlemi ile yanıp tutuşsam da yalan gerçeğin bir gecesi bile etmiyor. Bu benim için ilerlemenin önkoşulu. Tekrar etmek isteyenlere sürüp giden yaşamlarında ışıltılı günler dilerim.






https://www.youtube.com/watch?v=g0YbQuuz01k

 Cevap yok. Haliyle gerçek de yok. Kalabalık var gürültü var kelime var abartı var mağduriyet var  trajedi var ama ne gerçek ne de cevap var. Artık ne daha fazla soru sormaya ve ne de daha fazla boğuşmaya gerek kalmadı. Bir tık, bir sms, bir göz kırpma farketmeksizin konunun evrileceği yer en başta oluşan boşluktan yani sorundan yine  bir tık, bir sms, veya bir merhaba fazlası olacak. Sorun karmaşık gibi görünse de bana kalırsa kabarık. Tıpkı iktisat ilminde meydana gelen slumpflasyon durumu gibi. Değeri düştükçe artan anlam maliyeti, karşında gerçek bir cevap olmaksızın abartıyla büyük laflarla iddia edilen kavramların cevapsızlık karşısında böbürlenmesini yaşıyoruz.

 Cevap yok. Sustum. Asaletimden de değildi. Bir iddia da söz konusu değil. Defalarca hakkımda yazan ve konuşanlara verilecek bir dolu cevap vardı elbet. Yaptığım fenalıklardan bahsettiler, kırılan kalplerini ve gururlarını anlattılar. Naçiz yaşamımda gerçekten tek bir kişiden samimiyetle özür diledim ve ne mutludur ki affedildim. Sizden de özür dileyebilirim. İhtiyacınız olan ne varsa karşılarım maddi-manevi. Eğer gerçekten bana ihtiyacınız varsa yine elimi uzatırım. Uzun uzadıya anlatmamı isteyen olursa da anlatırım. Buraları bıraktım yapmamam gerektiği öğütlerine rağmen. 2013 yılında bir kitap çıkardım ve sonra yazmak ve yaşamak arasında tercih yaptım. İstikrar ne adımla ne soyadımla yan yana gelmeyecek kadar uzak. Yazmaya devam edebilseydim bugün şair etiketimi hala taşıyabilirdim. Yaşam sanal olarak veya satır aralarında pek tatmin edici durmuyordu zira. Seçimim bana mutluluğu ve acıyı deneyimleri verdi. Haddimi aşmış olabilirdim. Adam olmak boyumu aştı çünkü. Başaramadım. Denemedim bile. Yaşamak her nasılsa bir illüzyon, bir yanılsama en fazla keyif veren başka bir kopyaydı.  Yanıltmış, kızdırmış, kalp kırmış olabilirim.  Ama yanıldığım gibi yanıltmış olmaktan keyif duyarım zira aldığım ders büyüktü. Çok pahalıya patladı ama değerdi. 35 yaşında insana yaklaştım.


 Küresel dünya dini bittabi iç dünyamızı da ele geçirerek, yüreğimizde ne varsa söküp aldı. Artık moda sıradan olmak. Klişe o kadar rağbet gördü ki artık bir stil oluverdi nasılsa. Ve nasılsa mizah o kadar vasat ki gülümsemek için şamataya gerek yok; porsiyonumuzun bir parçası. Yaşamın irdelenecek kısmında da bazı konular dokunulmayacak sabitler değerini muhafaza ediyor olabilirdi taa ki biz -ben- onu delip geçene dek. Ne işe yarardı bu sabitler? Şahsi kanaatim bizi hayata bağlar ya da en azından savrulmamızı engellerdi. Ne işe yarardı bu sabitler tıpkı mitler ve teamüller gibi bizi geçmememiz gerek sınırların dışında telafisi mümkün olmayan hatalardan alıkoyardı. Duvarları yıkmaktan hep bahsetmiş uzaktan taş atar gibi deyişler düzmüştüm devinim göstermeyen kavramlara. Acının beni ittiği  dehlizlerde o duvarlar ne yazık ki üzerime yıkıldı ve ezildim. Söylediğim sözlerden çok söyleyemediğim sözlerden elem duydum. Yanlış tercihlerin beni alıkoyduğu endişe ve kaygılarla boğuştum. Çok geç adam oldum amiyane tabirle. İnsan olmanın bu kadar çok çaba gerektirdiğini bunca metamorfozdan ve değişimden sonra anlamak acınası da olsa minnettarım. 

  Yazarken yaptığım sık hatalardan birine daha düşerek konuyu biraz havada ve biraz içi boş bırakıyorum. Bu bende hep bir eksiklikti ama artık duygularımı daha net ifade edebildiğimi anlamışsınızdır. Blog ve Facebook ortamında bulunan yazıların bir çoğuna ulaşamayacaksınız. Bir çoğunda kurgusal ve edebi hatalar hatta bazılarında etik olmayan cinsiyetçi tespitler olduğuna hemfikiriz. Başladığım yere geri döndüm ve tekrar sadece burada yayınlanmak üzere paylaşımlarda bulunacağım. Kitabı soran arkadaşlarım ve okuyucularım için bir link bırakacağım  buradan kitabın PDF formatında bulabileceksiniz. Unutmadan bu kitapta 2013  yılından önce yazdıklarım var. Birikmiş yedi seneyi daha paylaşacağız. Sağlıcakla kalın.










       Uludağ …peki o lasılık şarap mıdır?  Sarhoş eder mi? Hem fikir miyiz artık!   -Damlardan barok balkonlara dek uzanan bir hiç diyarınd...

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *