Kayıtlar

Uete

         Uete mevzi gerisine çekilmenin nihayet kahramanca olduğunu anladı. Arada kaçmak fikrini aşağılık faydacı tavrıyla onore ediyor bazen kalıp savaşmak onu hikayenin falanca kahramanı olacağına ikna ediyordu. İçindeki keder tarafından kuşatılmış ve üzerindeki ölü toprağı yetmezmiş gibi bir de şu beton imparatorluğunun nevrozunu taşıyordu. Kabuğu kıracak içten gelen bir diriliş hareketi arzuluyordu. Kaynağı hissediyordu. Eylemsiz olması hiçbir şey yapmadığı anlamını taşımadı aksine arzuluyor hissediyor ve duyumsuyordu. Çivi çakması eylemdi asacak tablosu olmasa da. Ez cümle; zerresinde tin bulunmayan her doğru hareketin sanata dönüşeceğine olan sarsılmaz güven, onu yaşamanın anlamını sorgulayacak ızdıraptan azad etmişti.  Doğru zamanın geleceğine olan inanç onu normal yapmıştı. Bekliyordu sebatla k aranlıktan gelecek ışığı.  Masalı şöyle başlıyordu; 'Ne olursa olsun iyilik herkesin üstüne, kötülük peşinde koşana olsun. Gerçek eğilmesin. Bükülmesin....

Pişmalık üzerine

     Yazamadığım için aşkı yok saymıyorum. Yazabileceğim her ikircikli halin her tavrın her mevcudiyetin daha önce bahsedilmiş olmasından çekindiğim için yazmıyorum. Aslında en başından beri beni kısır bir yazar yapan çekimserlik bundandır. Hissetmiş olmaktan çok bunun bir tekrar olmasından endişe duydum. Sıradanlık ve çılgınlık arasında gezindiğim incecik ip üzerinde dengemi sağlamak zor oluyor. Bunu hem yaşamak hem de anlatmaksa benim için  nerdeyse imkansızdı. O zamanlar bir karar vermek zorundaydım yazmak ve yaşamak arasında. Yaşamayı tercih ettim. Ve yaşadım. Dibine kadar. Son kurşuna, son yudumuna son lokmasına son nefesine dek. Eksiksiz bir ihtirasla üstelik. Nihayet tükettim..   Payımı alıp kenara çekilmeyi uygun bulduğum için yazmıyorum. Bununla idare edebilirim. Anlayabildiğim ve algılayabildiğim kadarını içselleştirip kutsamayı uygun buluyorum. Hatırlamak istediğim tek şey onunla yaşadığım hatıralar. Bunun dışında olanlar ve olacaklar ve hatta onun dı...

Dağın sesi

Geç riyayı rüyalardan dön  hayalde dur. yaşa -yaşa yaşayabilirsen yarattığını- al nefes, verme.  Tut bileğinden kavra göğsünü aç içinden akan raksı vuruş tininle  varlıksa işin , düş hiçliğin habitatına yürü bozuk yollardan devin yükünle ilerle varlığınla öğren çağını öldür zamanı al yükünü döndür günleri  ayan olsun yığın sarıl sevdiğin sarının her zerresine bu hisin -o yılgın yanın,küskün tavrın- zamanla anlam bulur sandığın usul usul yok olan masumiyetin ya da onun gibi ona benzer veya sadece ona yakın olan taşların altında bir kum yılanı gibi  oyuklarda sabahın, ıssızda avların her damlasında kanın, sızın görmüyor bakışın artık tatmıyor burcun vur hasedine hırsına öcüne, inan dilediğine ne oldu resimlerine nerde mezarların nerde ormanın hangi yaz gecesi rüyası senin bul çölünü sokul göğsüne bekle karanlıklarda  gün dönsün güneş yansın gök sönsün bir kum yılanı gibi saklan çürüt memesini pınarın dilersin dize gelsin ademoğlu dilersin yarılsın aylar deniz...

Çenem düştü

    Ağzım kan dolana dek bekledim yazmak için. Debisi düşene bekledim iç sesimin. Acımın aklımı gölgeleyebildiği konuşmaları yapmamaya kararlıyım. Aynaya her baktığımda kendimi disipline ettiğim bir çağa geldim. Konuşmakta acele etmiyorum artık. Ne yetişeceğim sabahlar ne de bitmeyen geceler var. Ne yargı ne de yanılgı. Kutsalsız etik, tembel şövalyelik. Motto bu. Önceden kimsenin anlamını bilmediği bir takma ismim ve kamuya açık bir hayatım vardı. Şimdi bir gerçek bir adım ve bilinmeze ilerleyen yaşamım var. Hep öykünürdüm zaten uslu çocuklara. Ketum kalamasam da aynaya her baktığım kendimi öğütlemek gibi alışkanlıklar edindim. Terbiyemi kendim vermek zorunda kaldım zira tavsiyelere uymak kuralsız biri için ne mümkün. Fezada oradan oraya sıçrayan  zamansız mekânsız-ruhumu yörüngeye oturtamıyorum h âla . Yine de kuyruğu dik tutabilmek büyük efor gerektiriyormuş. Artık fiziksel olarak verimli çağımı geride bırakmış olmalıyım. Bunu köklerini kırıp kaybettiğim 8. dişimden so...

Yalanın meşruiyeti üzerine

          Yalan üzerine düşünüyorum bir süredir. Aklımı kurcalayan ve elbette yine kesin bir cevabı olmayan sorunun içinde oradan oraya savruluyorum günlerdir. Dürüst ,hakiki, güvenilir olmak gibi erdem addedilen sıfatların karşında bir yalancı olarak durmak ve yalanı savunmak durumundayım. Yalancı; ama hakikatten daha az inciten ve dürüstlükten daha az ıstırap veren bir yalancı. Yalan üzerine söylenmiş veciz sözleri ve 'Yalanın Kısa Tarihi' adlı kitabı okuyup bu yazıyı yazmak istedim lakin düşüncelerimin pür halini buraya yazmakta nedense biraz acele etmeye karar verdim. Zira yalan üzerine konuşacaksam bu düşünceler yontulmamış köşelerimden gelmeli ve yalan hatta yanlış ama bana ait olmalıydı. Bu benim sorumlu olduğum bir konu.  Bu dersten kalsam bile devam etmek zorundayım. Yalan bir zamanlar arkadaşım oldu işin gerçeği. Zırhım oldu. Yalan bir savunma mekanizması, yalan bir sığınak hatta yalan bir silah oldu bana. Yalan benim hakikatim oldu. Hayatımı...
 Cevap yok. Haliyle gerçek de yok. Kalabalık var gürültü var kelime var abartı var mağduriyet var  trajedi var ama ne gerçek ne de cevap var. Artık ne daha fazla soru sormaya ve ne de daha fazla boğuşmaya gerek kalmadı. Bir tık, bir sms, bir göz kırpma farketmeksizin konunun evrileceği yer en başta oluşan boşluktan yani sorundan yine  bir tık, bir sms, veya bir merhaba fazlası olacak. Sorun karmaşık gibi görünse de bana kalırsa kabarık. Tıpkı iktisat ilminde meydana gelen slumpflasyon durumu gibi. Değeri düştükçe artan anlam maliyeti, karşında gerçek bir cevap olmaksızın abartıyla büyük laflarla iddia edilen kavramların cevapsızlık karşısında böbürlenmesini yaşıyoruz.  Cevap yok. Sustum. Asaletimden de değildi. Bir iddia da söz konusu değil. Defalarca hakkımda yazan ve konuşanlara verilecek bir dolu cevap vardı elbet. Yaptığım fenalıklardan bahsettiler, kırılan kalplerini ve gururlarını anlattılar. Naçiz yaşamımda gerçekten tek bir kişiden samimiyetle özür diledim ve...