Kayıtlar

Yalanın meşruiyeti üzerine

          Yalan üzerine düşünüyorum bir süredir. Aklımı kurcalayan ve elbette yine kesin bir cevabı olmayan sorunun içinde oradan oraya savruluyorum günlerdir. Dürüst ,hakiki, güvenilir olmak gibi erdem addedilen sıfatların karşında bir yalancı olarak durmak ve yalanı savunmak durumundayım. Yalancı; ama hakikatten daha az inciten ve dürüstlükten daha az ıstırap veren bir yalancı. Yalan üzerine söylenmiş veciz sözleri ve 'Yalanın Kısa Tarihi' adlı kitabı okuyup bu yazıyı yazmak istedim lakin düşüncelerimin pür halini buraya yazmakta nedense biraz acele etmeye karar verdim. Zira yalan üzerine konuşacaksam bu düşünceler yontulmamış köşelerimden gelmeli ve yalan hatta yanlış ama bana ait olmalıydı. Bu benim sorumlu olduğum bir konu.  Bu dersten kalsam bile devam etmek zorundayım. Yalan bir zamanlar arkadaşım oldu işin gerçeği. Zırhım oldu. Yalan bir savunma mekanizması, yalan bir sığınak hatta yalan bir silah oldu bana. Yalan benim hakikatim oldu. Hayatımı...
 Cevap yok. Haliyle gerçek de yok. Kalabalık var gürültü var kelime var abartı var mağduriyet var  trajedi var ama ne gerçek ne de cevap var. Artık ne daha fazla soru sormaya ve ne de daha fazla boğuşmaya gerek kalmadı. Bir tık, bir sms, bir göz kırpma farketmeksizin konunun evrileceği yer en başta oluşan boşluktan yani sorundan yine  bir tık, bir sms, veya bir merhaba fazlası olacak. Sorun karmaşık gibi görünse de bana kalırsa kabarık. Tıpkı iktisat ilminde meydana gelen slumpflasyon durumu gibi. Değeri düştükçe artan anlam maliyeti, karşında gerçek bir cevap olmaksızın abartıyla büyük laflarla iddia edilen kavramların cevapsızlık karşısında böbürlenmesini yaşıyoruz.  Cevap yok. Sustum. Asaletimden de değildi. Bir iddia da söz konusu değil. Defalarca hakkımda yazan ve konuşanlara verilecek bir dolu cevap vardı elbet. Yaptığım fenalıklardan bahsettiler, kırılan kalplerini ve gururlarını anlattılar. Naçiz yaşamımda gerçekten tek bir kişiden samimiyetle özür diledim ve...