Cuma, Ocak 27, 2012

Çay bardağı ve kahve fincanı

Önce kendimi tanıştırayım;ben sıcağı sevmeyen bir çay bardağıyım.

Adına methiyeler düzülen memnuniyetsiz bir sefil imgeyim,
kanaat etmeyişim sebebi olduğum değil, var olanların samimi olmayışıdır.


Mutfağa girdiğim ilk an tezgahın üstünde sınıf arkadaşlarım ile karton kutuda kullanılmayı bekliyorduk heyecanla. Saçma değil adiceydi bence kullanılmak ama bizim yaratılma amacımız hizmet etmekti ve kullanılmak için diğerleri gibi münferit değil müşterek halde mutfak poşetinin buğulu görüntüsünden henüz kurtulmuş mutfağın fısıltılarını dinliyorduk. Meraklı henüz piyasa sürülmüş altı adet çay bardağıydık ve neresinde bakılırsa bakılsın kalifiye edilmemiş basmakalıp toprak kırıntıları.Evet çay bardakları;

"Toplumun orta tabakası işçi sınıfının en hayalbaz çocukları"


İlk müsabaka sıkıntılı geçmişti. Canımız yanıyordu ve tabiidir ki biz bakir çocuklardık. Mutfakta yemek kokularının ardından kendimi tepsinin kucağında,ev ahalisinin önünde bulmuştum. Çırılçıplak ve içimi eritecek sandığım çay ile beraber podyuma çıkmış görevlerimizi ifa ediyorduk. Sonra lanet lavabo ve O’nun tılsımlı davetkar sesi. Uzun uzun baktım kahve fincanına bu kadar güzel bir şey daha önce görmemiştim. Gördüklerim demir kazanlar üzengiler kalıplar ve ateşti .Ben de ateşten biçim bulmuş biriydim ve benden daha fazlasına dayanmış birinin inanılmaz görüntüsü düşündükçe bile beni dehşete düşürür. O berrak beyazlık, o el işlemesi nakkaş işi gövdesi.Beni benden alan ve kıraat etmişçesine bütün mutfağı ibadete davet eden ilahi şarkıları. Bu bir zulmün öncü depremiydi, hamurum ateşe dayanmıştı da saatlerce ama okyanuslar gibi derin bu çağlayana kapılmadan durabilir miydim açıkçası bilmiyordum.

Gece olmuştu ve tüm mutfak aletleri gibi konuşmaya başlamıştık kendi dilimizde.
Biz mutfak dolabının en kolay yerinde vitrinlenirdik, biz kolaydık çünkü diğerleri gibi değil birbirimize benzer ve şeffaf maddelerdik, her iş için kullanılacak toplumun ezilen tabakası ağır emek işçileriydik. Zaman ilerliyor arada bulaşık sepetinde rast geliyorduk, medeni cesaretim onu karşısında pamuk helva gibi dağılmaya meyilli idi. Sahibemizin telaşı içinde iki kelime edecek vaktimiz olurdu bazen. Pek terslemezdi beni ama o da kullanılınca aksi tavırları ve kahvenin kokusu cesaretimi darmadağın ederdi. Rüya gibi gelirdi gülümsediği zamanlar ama mutfaktakiler asla uyumazdı ve ben onu rüyamda hiç göremezdim.Lanet olsun…

Sanırım şuurumu yitiriyordum günden güne. Bir deyişle aşk değmişti canıma başka bir deyişle şizofreni bulaşmıştı.Varmış böyle hastalıklı haller mutfağımızın ağır abisi Haydar öyle demişti. Altı yıl olmuş mutfağa gireli hiç kırılmamış düşmemiş en kıdemlilerden biriydi.Burada da her yerde olduğu gibi bir hiyerarşi ve burjuvazi vardı.
Biz kolay ulaşılan raflarda, kahve fincanı ve kupalar daha üst raflarda yer bulurlardı kendine. O kupa beyleri var ya ne adi şerefsizlerdir, ne takımlar harcadılar. Bilmezsiniz siz dantelli raflarda kahve fincanlarını sürekli taciz eder ve bazen biz bardakların üstüne düşer paramparça ederlerdi.Gariban değil miyiz ulan kırılıyoruz işte toparlanmak ne mümkün sonra. Çöpte bulurlardı diğer parçalarını kırılanlar.  Hele ev ahalisinin bir yerine batmışlarsa o lanet ömür boyu onları takip ederdi.
En azından Haydar abinin bize anlattıkları bunlardı.

**

Basit yaşayın derdi hep üstelik. Cam maddelilerdik.
Kırılgan ve tehlikeliydik.Kullanışlı fakat atıl durur, eksikliğimiz zor fark edilir ve kimse bizi pek önemsemezdi. En azından kupalar veya kahve fincanları kadar yüksekte değildik.En nihayetinde biz sıcağı sevmeyen çay bardaklarıydık.

Bizden hallice olsalar da gösterişli olanlar bizden daha namert amaçlara hizmet ettiler.Biz karın tokluğuna yaren, sabah kahvaltılarına eşlik ederdik.Onlarsa ya dış mihraklı kahvelere ya da alkollere aşinaydı. Biz bu coğrafyanın racon bilen elemanlarıydık. Anadolu toprağın en estetik halleri, çay bardaklarıydı.

Zaman bu ya aşklar gibi alışkanlıklar da yaratıyor zamanla ve kahve fincanına o kadar alışmıştım ki sadece sesi dahi benim huzurumun kabesi ederdi.Lavaboda kırılmamak için imtina eder kupaların sataşmalarına ses çıkarmazdım. Janti piçler bizi o kadar kışkırtırdı ki geceden kalma bulaşık olursa sabah mutlaka bir kaç zayiat verilirdi. Hatta bir defasında Haydar abi birinin kulpunu kırmayı başarmıştı...

Ağır abiydi ve bizim uzun süre övündüğümüz şey onun sahip olduğu hürmetti.

Ben en çok Haydar abiyle gittiğimiz rakı alemlerini severdim.
Evin babası bazen çoluğu çocuğu bir yerlere yollar Körfez'e bakan balkondan Neşet Ertaş'a son peygamber kisvesini rüc'u ederdi. Sabah akşam çay içilen biz bir çay bardakları, bir anda alemin harbi çocukları olurduk. Hele evin direği sarhoş olunca kadeh tokuşturmaya gerek kalmadan biz şakırdardık. Tabaklar tıkırdar çatal bıçak yerinde durmazdı. Biz bir aileydik ve rakıyla keyf ederdik. Dedim ya biz bu evin afili filintalarıydık.Kırılana kadar pes etmez kırılınca beş para etmezdik...!

**


Mutfağa döndüğümüzde kahve fincanının sesini duyamıyordum. Herkes bizi konuşur şakalarla bize sataşırdı. Keyfimizde tıkırındaydı tabaklar sayesinde ama fincanın sesini duyamamak huzursuz etmişti.Tezgahtan başımı kaldırdım yukarı baktım yaratıcımın olduğu yere. Vitrinlerin hemen üstündekine dua ederdik biz, mutfak lambaları bizim tanrımızdı çünkü onun aydınlığı bizi rahatlatırdı. Ama baktığım karanlıkta bir kupa kahve fincanımın yamacında onunla sevişiyordu.Sarhoş ilk gecemde fincanımı kaybetmiştim. Onunla olmayacağımı bile bile onu sevmiş aynı hızda kaybetmiştim.Önce yuvarlanmaya başladım. Onlara ulaşmak benim huzurumun bitişi olmayacaktı ama denemek zorunda hissediyorum. Çırpınırken bu sahneyi bitirmek için arkadan bir tirad işittim.Haydar abinin sesiydi ve öfkeden önce kulak verilecek tek şey onun tecrübesiydi.Sakin ol diyordu zamanı var.Sakin.
Sakindim ama huzurlu değildim. Öncü bir etkisi dokunduğum dudakları kesme riskinden de öteydi. Beni kullanan tüm varlıkların kalbini paramparça etmek istiyordum. Ateşten yaratılmış bir cam maddenin böylece beklemesi içten değildi.
Ama tecrübe kerhanede değil de mutfakta olunca saygı duyulacak bir durumdu.
Ve diğer bir durum;
"O artık bir kupa kızıydı ve ben hiç sinek valesi olamayacaktım."

Üstelik gök kubbemizdeki 60 Watt’lık tanrımız ışıktan başka bir şey vaat etmiyordu...!


Burak Dikoğlu

Hiç yorum yok: